Kategori Arşivleri: Basında Sem

Çikolata aşkına

Çikolata bu. Karanlık pelerininin arkasında tutkuları, korkuları, heyecanları, sırları gizler. En büyük mutsuzlukları bile paramparça ederek söküp atar. Huzur vermez, azı kesmez. Çikolata, duyguların masum büyücüsü, o aslında aşkın ta kendisi!

Şeker düşmanımızdır. Hastalık hastaları öyle olduğunu söylerler… II. Dünya Savaşı sırasında, bir Nazi subayının Churchill’e suikast düzenlemeye kalktığı söylentileri ortaya çıktıktan sonra çikolatanın hikayesi de edebi bir form aldı. Churchill’in çikolataya olan muazzam düşkünlüğünü bilen Almanlar, içine patlayıcı koydukları bir parça çikolata ile onu öldürmeye çalıştılar. Sadece tarihi bilgi bakımından bakıldığında bu hikaye saçma görünse de, çikolatanın tarihsel olaylarla olan yakın ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda çok da absürt bir olay değil…

Bu görünüşte zararsız hikaye, aslında çikolatanın şeker endüstrisindeki yayılımcı politikasını bir başka biçimde ortaya koyar.  Ancak son zamanlarda kahvenin öne geçtiği pazarda, çikolatanın hikayesinin kaybolmaya yüz tutması şaşırtıcı değildi. Sarah Moss ve Alexander Badenoch Çikolata: Global Tarih adlı kitaplarında bu konudan şöyle bahsediyor; ‘Üretici ve tüketici arasındaki uçurum ortaya çıktığı günden beri çikolata tarihin bir parçası olmuştur’. Çikolata üretim sürecinin çok fazla zaman alması ilk problemlerden biridir. Çikolatanın köklerine uzaklığımızda aynen yerli Meksika fasulyesi gibi alışmamış bir hikaye ortaya çıkar. Buradan baktığımızda çikolatayla aramızda karmaşık bir ilişkimiz olduğu doğrudur. Bazılarına göre obeziteyi tetikleyen ucuz bir tehdit unsuru, bazıları içinse; kararında yendiğinde, insanların ruh halini düzelten, hatta hastalıklara karşı koruma mekanizmasını aktifleştiren muhteşem bir yiyecek. Bu tabii ki biraz da çikolatanın kalitesiyle alakalı. Gurme diyebileceğimiz bir paket çikolata, orta kalitede üretilmiş bir bitterden besin değeri bakımından daha sağlıklıdır. Hangisini yediğinizde daha çok şekeri bünyenize alacağınız, vereceğiniz paraya bağlıdır.

Çikolataya direnmek birçoğumuz için imkansızdır. Onu bu kadar sevmemiz, belki de vücut ısımızla aynı sıcaklıkta erimesiyle açıklanabilir. Yine de günümüze gelene kadar geçmişte, bir sağlık tehdit unsuru değil de, bir çeşit ilaç olarak kullanılması şaşırtıcı. Maya kültüründe Çili biberi ve vanilya ile kakao karıştırılarak bir içecek olarak içiliyordu. elitlerin içtiği bu içeceğin insanlara ölümsüzlük ve bilgelik verdiğine inanılırdı. Ayrıca antik Maya uygarlığında kakao çekirdeği çok değerli olduğu için para olarak da kullanılırdı. Avrupalılar İspanyollar sayesinde 16. yüzyılda Güney Amerika’yı keşfettikten sonra çikolata, XIV. Lous’in sarayına kadar ulaştı ve Avrupa kraliyet aileleri arasında popüler oldu. 1650’de ilk çikolata evi Londra’da açıldı. Hala hizmet veren bu müessese, o yıllarda insanları güzelleştiren, hatta dişleri temizleyen mucizevi bir ilaçmış gibi tanıtıldı. İngilizler henüz bu tada alışkın değillerdi ve bu durum içindeki şekerin sağlıksız olduğu öğrenilene kadar sürdü. Samuel  Johnson, açgözlülük sembolü haline gelen çikolatanın itibarını kurtarmak için ona biraz krema katmayı denedi.

Peki sonra ne değişti? Teknoloji… Sanayi Devriminden sonra, makinaların ortaya çıkmasıyla ilk katı çikolata JS Fry ve Sons tarafında İngiltere’de üretildi. 1879 yılında Nestle çikolatayı süt tozu ile karıştırdı ve ilk sütlü çikolatayı üretti. Nestle kendinden sonra, Cadbury (1824), Lindt (1845), Rowntree’s (1862), Bournville (1879), Leonidas (1910), Godiva (1926) gibi bir çok markaya öncülük etti. Bu yıllarda Çikolatanın adının kölelikle anılması kurulan çikolata derneğini rahatsız etti. Bir çok marka, kakao tarlalarında çalıştırılan köleler için mücadele etmeye başladı. Onlar için sosyal konut ve eğitim olanakları sağladılar. Ve bundan sonra çikolatanın hikayesi bir parça değişti. Çikolatanın Hedonizmin sembolü haline geldikten sonra, artık daha erdemli bir itibara sahipti.

Çikolatanın daha hoş görünmesi için, çikolata kutularında satılması Victoria döneminde başladı. Ucuzlamasıyla, işçi sınıfının gün arası atıştırmalığı haline de geldi. Bugün hala çikolatanın bir sınıf belirleyici bir unsur olarak biliniyor. Ucuz be pahalı çikolata arasında dejenere olmuş bir dünyada yaşıyoruz artık. Üstelik bilinen aksine süslü püslü paketler, çikolata almayı çekici hale getiren bir unsur değil.

Aynı iyi şarap gibi, iyi çikolatanın da ait olduğu belli yerler var. İtalyan’ın Amedei çikolatası, Venezüella’nın ünlü bitter çikolatası gibi. Sanayi Devriminden sonra, bir çikolata çılgınlığı patlamış gibi görünse de, gerçekten çikolata için ne değişti? Kakao bugün hala, sıcak iklimlerde yetiştirilen bir ürün. Ama çoğunluğu Avrupa tarafından tüketilen çikolatanın üreticisiyle tüketicisinin ekonomik yapısı arasında bir uçurum var.  Dünya kakao üretiminin yüzde yetmişini elinde tutan Afrika için çikolata yemek hala bir lüks… Ve lüks mağazalardan aldığınız pahalı çikolataların uygun ve sağlıklı şartlarda üretildiğinin hiç bir garantisi yok. İngiltere’nin 1994 yılında başlattığı Yeşil-Siyah amblemden başka çikolatanın güvenilirliğini gösteren bir başka standart da yok üstelik.

Çikolatanın haz veren bir tatlı ya da siyasi bir mesele olup olmadığını kim biliyor?

Şarkı söyleyen otel

Hani Rashid ’in mimarlık ofisinden Barbara Leonardi ve Oliver Dibrova’nın çıraklık dönemlerinde gerçekleştidikleri hayali otel projesi, kum tepelerinde rüzgârın oluşturduğu seslerden yola çıkılarak tasarlanmış deneysel bir proje.

Şarkı söyleyen kum tepecikleri, sadece çöllerde gerçekleştiği düşünülen bir olgudur. Sesler kum taneciklerinin birbirlerine çarpmasıyla oluşur; kum yatağının yüzeyindeki tepeciklerin heyecan verici elastik dalgalanmaları bir hoparlörün diyaframı gibi davranır. Çıkan ses, bir davulu veya alçaktan uçan jet uçağının çıkardığı sesi çağrıştırır. En çok 10 km öteden de bu sesler duyulabilir.

Gökdelen, Hani Rashid’in mimarlık ofisinden Barbara Leonardi ve Oliver Dibrova tarafından tasarlanmış. Projenin ana ilham kaynağı şarkı söyleyen kum tepecikleri fenomeninde bulunmuş. Yapı, birbirinden farklı program koşullarını temsil eden farklı düzlemleriyle Dubai’de yer aldığı farz edilen hibrid bir oluşum. Spiral şekle sahip olan yapı, kamusal alanı devam ettirirken birbirlerinden bağımsız olabilen ve farklı kullanım özelliklerinde uzmanlaşmış iş oteli, dinlenme oteli, spor oteli ve şehir içi oteli gibi dört farklı konsepti de içeriyor.

Deneysel şekillendirmeler

Binanın son biçimlenmesi bir deney aracılığıyla oluşmuş: Bir levha veya davul, bir kemanın yayıyla veya hoparlörle titreşime sokulur. İnce bir kum veya toz yüzeye serpiştirilir ve yüzeye yerleşmesi beklenir. Serpilen bu toz, yüzeyin titreşime girmeyen bölgelerinde bir araya gelir. Bu bölgeler vibrasyon düğümleri olarak adlandırılır. Kare bir yüzeyde oluşan durağan titreşim dalgasının sıfır değerlerinden oluşanları kullanarak farklı ses dosyalarına ulaşılır ve bunlar girdi olarak kullanılır. Bu dosyalar frekans ve amplitüde taşınarak 3d bir yapıya ulaşılır.

Home Office Çalışanlara Öneriler

Home-office gittikçe yaygınlaşan bir çalışma alanına dönüşüyor. Peki siz de evinizde güzel bir ofise sahip olmak istemez misiniz?

Günümüzde iletişim ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte, home-office sıkça tercih edilen çalışma şekillerinden biri oldu. Siz de çalışma alanınızı home-office haline getirebilir, oluşturduğunuz dekorasyonlarla yaratıcılığın sınırlarını zorlayabilirsiniz.

Dekorasyona başlarken ilk işiniz kullanacağınız alanı seçmek ve ihtiyaçları belirlemek olmalıdır. Öncelikle zamanın büyük bir kısmının bu odada geçirileceği unutulmamalı. Kullanacağınız alan olarak evin kuytu bir köşesini seçmektense, ferah ve kullanmayı sevdiğiniz bir alanı seçmek daha verimli olacaktır. Bu hem konsantrasyon hem de masa başında geçirilen saatlerin daha keyifli olmasını sağlayacaktır.

Bilgisayar başında işleri yürütüyorken diğer yandan da kahvenizi yudumladığınız bir home-office için önerilere bir göz atın ve evde çalışmanın tadını çıkarın.

  1. Renklerle Konsantrasyonu Arttırın

Sağlam bir konsantrasyon için dinlendirici renklere sahip bir ortam gereklidir. Zihni yormayan, beyaz ve mavi gibi dingin renkleri seçerek aydınlık bir görüntü yakalanabilir. Ancak bu renkleri kullanırken dikkat edilmesi gereken şey doğru bir kontrast sağlamaktır. Bembeyaz bir dekor yerine beyaz fona eklenen mavi veya gri tonları sağlıklı bir renk dengesi ve aydınlık bir ortam oluşturmuş olur.

  1. Çalışma Masasını Kalabalıktan Arındırın

Ofis ortamının düzenli ve sade olması kadar masanın da düzenli ve kalabalıktan arınmış olması oldukça önemlidir. Çalışırken zihni yoracak ve dikkati dağıtacak ögelerin kaldırılmasına özen gösterilmelidir. Sade
ve şık bir dekorla hem klasik detaylar barındıran hem de kalabalıktan uzak bir çalışma odası yaratılabilir. Spot, tavan lambası ve raf ışıklandırmalarıyla odanın aydınlatması sağlanabilir.

  1. Masa ve Kitaplıklar Az Yer Kaplasın

Kullanılacak alan ister büyük ister küçük olsun mobilya seçiminde tercih yaparken minimal ögeleri değerlendirmek, home-office oluşturmanın temel noktasıdır. Gösterişten uzak sade bir masa, fonksiyonel raf ve kitaplıklar ile ideal çalışma alanına kavuşulabilir. Modüler mobilyalar kullanmak alan tasarrufu sağladığı gibi kullanışlı ve konforlu eşyalar da kazandırır.

  1. Duvar Dekorasyonuyla Yaratıcılığı Tetikleyin

Çalışma alanında konfor kadar yaratıcılığı arttıracak unsurlara da dekorasyonda yer verilmeli, görsel sanat ögeleri duvarlarda kullanılmalıdır. Özellikle yaratıcılık gerektiren işlerler uğraşılıyorsa bu tarz ögeler hem home-office i özel gösterecek hem de çalışmaya katkı sağlayacaktır. Stilinize ve dekora uygun bir duvar kağıdıyla da iyi bir aura yakalanabilir.

  1. Doğru Işıklandırma

Güçlü bir tavan aydınlatması ve vurgu aydınlatmaları kullanılabileceği gibi camın kenarına yerleştirilen masayla en doğal ışık kaynağı olan güneş ışığından faydalanılabilir. Masa, gün ışığını yazı yazılan elin diğer tarafından alacak şekilde yerleştirilirse de gözü yormayan bir çalışma ortamı kazanılmış olur.

ROTA: Gerçek kaçış

Karayipler’in meşhur cenneti Saint Barths, lüks tatil ve yaşam destinasyonlarının başını çeken kaçış noktalarından. Tenhalık konusunda sonsuz olanak sunan bu adada yer alan ve rengarenk villalarıyla dikkat çeken La Banane, davetkar konuk evleriyle bütün ezberleri bozmakta.

Bazen (şans eseri de olsa) yaşarken cennetin güzellikleriyle karşılaşırsınız. Onlar, dünyanın diğer ucunda gizlenmiş olsalar bile, daima sizi bekliyor gibidirler. Sıcakkanlı ve davetkar bir huzur, tadına doyulmaz lezzetler ve gerçek bir ev rahatlığı sunarlar. La Banane onlardan biri diyebiliriz

Karayipler’in kalbinde yer alan St Barths adasında 2012 yılından itibaren, bilinmeyen bir tatil için yola çıkanlar için palmiyeler, okyanus özgürlüğü ve tropik meyveler eşliğinde rengarenk villalarını kiralayan La Banane, sadece bir turizm işletmesi olarak değil, ev rahatlığı ve neşesinde mekanlar sunmak düşüncesiyle yola çıkmış.

Misafirlerine bütünüyle tenhalık, renkli yaşama-sosyalleşme alanları ve lüks içinde konfor sunan La Banane, sınırları içinde kullanım alanları 30-45 m2 arasında değişen dokuz villayı farklı biçimlerde ama aynı stil aksında toplamış. Tüm villalar, ortak salon, havuz ve bar-restorana açılıyor. Dinlenme, sohbet etme ve çalışma alanı olarak tasarlanan ortak salondaki tropik-retrospektif havayı veren mobilyalarda Le Corbusier ustanın kuzeni olan Pierre Jeanneret imzasını görüyoruz. 1950’li yıllarda Pakistan’ın Punjab Eyaleti’nin başkenti Chandigarh’ın kentsel planlama projesi için bu bölgeye giden Le Corbusier ve Jeanneret, o tarihte pek çok binaya imza atmış, elbette ki mobilyalarını da tasarlamışlar.

İşte Jeanneret’nin 50’lerin çizgilerini taşıyan özel koleksiyonundan seçilen bu mobilyalar, sıcak renklerdeki kumaşlar, duvar kağıtları ve cephe boyalarıyla buluşunca ortaya kıvılcım saçan La Banane çıkmış. Kimi cephelerde ise Cyprien Chabert imzalı fresklerle karşılaşıyoruz. Bu çalışmalar, özellikle barın arkasındaki fonda göze çarpıyor. Villalar ise, banyoları ve açık duş alanları da dahil olmak üzere, turkuvaz tonlarda, ahşabın rahatlatıcı dokusuyla birleştirilerek tasarlanmış. Her birinin ayrı terası ve güneşlenme alanı da bulunuyor. Elbette ki bu alanlarda da nostaljinin modernize edilerek yorumlanmasına şahit oluyorsunuz. Özellikle döşemelik kumaşlar için seçilen renk ve desenler, geçmişin esprili ruhunu bugüne taşıyor.

Lorient plajından gelen dalga sesleri, havuzun merkezindeki palmiyenin altında kitap okuyarak kokteyl yudumlamanın tarifsiz keyfi, Bananaquit olarak bilinen lokal sarı şeker kuşunun sabah ziyareti, La Banane’nin diğer sürprizlerinden. Ada bir Fransız sömürgesi olduğu için atmosferde hissedilen seçkin Güney Fransa hissini okyanus tutkusu ile birleştiren tesisin dünya jet-set’inin de hotpoint’lerinden biri olduğunu söylememize gerek yok elbette.

Çağları, stilleri ve kişilikleri birleştirmeyi seven La Banane’de hem sabahlara kadar parti yapmayı hem de Hindistan cevizi ve palmiye gölgesinde uyumayı deneyimlerken kendinizi aile evinde hissetmeniz çok kolay. Ve bu görsel deneyim asla kaçmaz!

www.labanane.com

Ünlü imzalardan içinden moda geçen evler

Dünyaca ünlü modacıların yarattığı ev koleksiyonları, sadece gözü değil ruhu da besliyor. Evler canlanıyor, kişiselleşiyor ve sıkıcı tekrarlardan uzaklaşıyor.

Jonathan Adler’in doygun renkleri

 

Evinizde size en çok ne mutlu eder?

İlk sırada eşim Simon, ikinci sırada salonumuzun ortasında duran pinpon masamız yer alır. Her akşam oynarız ve genellikle ben kazanırım.

Renklerle ilişkiniz nasıl?

İşimden dolayı, normal bir insandan çok daha fazla renklerle ilgili kafa yoruyorum. Renk benim için sadık bir köpek gibi, beni her yerde takip ediyor ve duruma göre ortalığı temizliyor diyebilirim. Parlak ve doygun renkler insanlara kendilerini olduklarından daha cazibeli ve sıradışı hissettirir. Rengârenk bir mekânda yaşayıp sıkıcı bir insan olma şansınız çok az.

 “100 Ways to Happy Chic Your Life” adlı kitabınızda mutlu bir ev yaratmanın yollarını eğlenceli ve yaratıcı formüllerle açıklıyorsunuz. İlk beş maddeyi bizimle paylaşır mısınız?

  1. Banyo sandalyenizin üzerine havlular kümeleyin. Bu banyoya renk ve desen eklemenin en kestirme ve masrafsız yoludur. Böylece banyonuz şık bir spa gibi görünür, bu da insana kendisini iyi hissettirir.
  2. Mekânı paravanlarla ayrıştırın. Paravanlar dekorasyonun en sihirli öğesidir. Bir odanın ortasına yerleştirildiğinde mimari bir etki yaratırlar ve alelâde bir köşeyi şıklaştırmayı başarırlar. Küçük bir alanda bile güçlü bir ekti yaratma gücüne sahipler.
  3. Yaşam alanlarınızda sık sık dekorasyon değişiklikleri yapın. Hiçbir zaman bir mobilya tam olarak mükemmel yerini bulmuş olamaz.
  4. Beğendiğiniz kâse ve çanakları saksı olarak kullanın. Bir parça yeşil ya da taze kesilmiş çiçek, küçük bir sukulent bahçesi dekorasyonu tamamlayan en önemli unsurlar arasındadır.
  5. Neyi gerçekten seviyorsanız ona evinizde yer verin. Trendler ve kurallar hakkında fazla endişelenmeyin. Eğer bir mobilya ya da objeyi seviyorsanız bu her zaman işe yarar.

 

Ralph Lauren geriye dönüp bakınca

Ralph Lauren Home mağazalarından birine giren ziyaretçi, her detayın dikkatle dokunup büyüleyici bir bütünü oluşturduğu sofistike ve gösterişli bir dünyaya adım atar. Bu mekânları benzersiz kılan, dekorasyonu tamamlayan kendine özgü vintage objeler ve türünün tek örneği antikalardır. Bunlar Ralph Lauren tasarım ekibi tarafından yıllar boyu tüm dünyadaki müzayedelerden, bitpazarlarından, fazla bilinmeyen mağazalardan toplanmış parçalardır ve hiçbiri satılık değildir.

Müşterilerden yıllardır gelen ricalara cevap olarak, şirket bu antika eserlerden ilham alan yeni serisini üretti. RHL koleksiyonu, XVIII. yy. Fransız rustik stilinden ilham alan, Tudor dönemi yemek masasından ahşap sandalyeye, örme sepetlerden şarap yapımında kullanılan cendereye uzanan birbirinden farklı 125 parçadan oluşuyor. Bazı eserler orijinallerinin bire bir kopyası, diğerleriyse detayları ve oranlarıyla oynanarak günümüzün yaşam tarzı ve kullanımına uygun hale getirilmiş.

Bütün parçaların işlemeleri el yapımı ve her birinin nesillerdir kullanılagelmişler gibi bir hali var. Çoğu mobilyada kullanılan temel malzemeler eski görünmüyor, ancak gerçekte üretimlerinde onarılmış eski ahşap ve tekstiller kullanılıyor.

Mobilya aksamlarında, tasarımlara asırlar öncesinden gelen görünüş, kalite ve dayanıklılığı vermek için döküm pirinç ve demir kullanılmış. İşlemeler elle yapıldığı için hiçbir parça diğeriyle aynı değil. ‘Eski ve yıpranmış şeyleri hep sevdim’ diyor Ralph Lauren ve noktalıyor: ‘Belirgin eskimeler geçmişi çağrıştırırken şimdiki zamana da otantik bir ruh taşır. Eski ahşap masaları ve mavi boyalı büfeleri, bambaşka bir yaşam biçimini akla getiren vintage görünümlü deri sandalyeleri ve tarzlar ötesi modası hiç geçmeyecek zamansız rahatlığı seviyorum. En çok da insan elinin değdiği, zanaatkârlar tarafından işlenmiş, kişisel estetik katılmış parçaları. En güzel evler tarihin, anıların, geçmişte kalan şeylerin, en modern tasarımlarla yan yana durabildiği evlerdir. Benim için kişisel tarzın özü budur’.

Cavalli : zarif, çekici ve rafine

Geçtiğimiz sene kasım ayında Oxford Üniversitesi’nde bir konferans veren Roberto Cavalli konuşmasında çiçek ve hayvan desenlerine olan tutkusunu “Tanrı en iyi tasarımcı. Ben sadece ondan kopya çekiyorum” diyerek açıklar. İşine tutkun ve her daim heyecanlı Roberto Cavalli’yle, İsmet Mobilya tarafından satışa sunulan ev koleksiyonuyla ilgili bir röportaj yaptık.

Roberto Cavalli Home markasını kurmaya nasıl karar verdiniz?

Benim için önemli olan stildir, modadan iç mimariye doğal bir geçiş yaptım. Bu bir zamanlama meselesiydi ve geçtiğimiz yılın, dekorasyonla ilgili ilham kaynaklarımı aktarmak için doğru zaman olduğuna karar verdim.

Ev ve moda koleksiyonlarınız arasındaki paralellikten bahsedebilir misiniz?

Moda ve dekorasyon inkar edilemez bir birliktelik yaşıyor aslında. Evler aslında kişisel zevklerimizi ifade etmemizin etkili bir yolu. Evimiz bizim mabedimiz ve kutsal mabedimize hak ettiği şekilde davranmalıyız.

Sizin için lüks ne anlama geliyor?

Lüks benim için eşsiz, özel ve önceden tahmin edilemez şeylerin temsilcisi. Cavalli markasını benim için özel kılan, farklı stil öğelerini sıradışı prestijli malzemeler ve işçilikle harmanlayıp kullanıcıya sunması.

Markanızın imzası haline gelen baskıları ve hayvan desenlerini burada da görecek miyiz?

  1. Cavalli: Tabii ki! Baskılar ve desenler benim tasarımlarımın dna’sını oluşturuyor.

Koleksiyonda kaç farklı ürün grubu bulunuyor?

Mobilyalar, duvar kağıtları, duvar ve zemin seramikleri, yatak odası, banyo ve masa üstü tekstilleri, el yapımı halı ve kilimler, Murano camından aydınlatmalar ve masa üstü objeleri koleksiyonun parçaları arasında.

Tory’nin 4 mevsim güneşli iklimi

Koleksiyonun çıkış noktası nedir?

Dekorasyon her zaman uğraşmayı sevdiğim bir alandı. Evime gelen konuklarım, seyahatlerimden topladığım ve evin dört bir köşesine yayılmış vintage parçaları soruyorlardı sürekli. Bitpazarları, antika müzayedeleri ve fuarlardan ilginç parçalar bulmak çok hoşuma gidiyordu. Aslında bu parçalar koleksiyonun temelini oluşturdu diyebilirim. Ama asıl ilham kaynağım ailem ve büyüdüğüm evde etrafta gördüğüm objeler.

Koleksiyonda ne tarz parçalar yer alıyor?

 

İkizlerimin isimlerini verdiğim Henry ve Nick adlı pirinç çerçeveler var. Babaannemin adını taşıyan Rae adlı bar seti, ceviz formunda fındık kıracağı ve tirbuşon, el yapımı mücevher kutular ve babamın işlediği etaminlerden yola çıkarak tasarladığım yastıklar koleksiyonda yer alan parçalardan bazıları. Annem ve babam, Akdeniz’e yaptıkları altı haftalık bir gemi seyahati sırasında etamin işlemeyi öğrenmişler, babam seyahat dönüşünde bana da öğretmişti.

 

Yastıkların üzerinde yer alan aslan, leopar gibi figürlerin arkasında nasıl bir hikaye yer alıyor?

Aslan ve leopar ailemin folk art’a olan ilgisine işaret ediyor. Bu figürler benim büyüdüğüm evde önemli bir yere sahipti.

Tory Burch Home koleksiyonu sizin için nasıl bir anlam taşıyor?

Çok kişisel bir koleksiyon diyebilirim. Bu koleksiyonda yer alan her parça aileme ve arkadaşlarıma hediye edilmek üzere tasarlandı. Objelerin her biri zamansız bir stile sahip ve kullanıcısına bir hikaye anlatıyor.

 

Miranda Kerr’le beş çayı

Köklü porselen markalarından Royal Albert, dünyaca ünlü model ve girişimci Miranda Kerr ile işbirliği yaptığının müjdesini verdi. Yüz binlerce takipçisi olan, tarzına da hayran olduğumuz bir isim olan Miranda’nın zarafeti Royal Albert’in klasikleşen zarif tasarımlarıyla birleşince ortaya modern, şık ve narin bir koleksiyon çıkmış.

Çay saatinde Miranda imzası

High Tea, en yaratıcı yeniliklerin izini sürenler arasında oldukça popüler olan bir trend. Miranda Kerr’in Royal Albert için tasarladığı koleksiyonu, podyum şıklığını akşamüstü çay saatine taşıyor ve modanın sıkı takipçilerinin kendi evlerinde de son moda bir High Tea etkinliği yapabilmelerini sağlıyor. Koleksiyona karakter kazandıran şakayık çiçekleri, kelebek motifleri ve pastel tonlar aynı zamanda Miranda’nın hayran olduğu unsurların başında geliyor. Serinin en sempatik tasarımları, üzerinde sadece şakayık desenlerini taşıyan Gratitude seti. Dünyanın en başarılı modellerinden biri olmasının yanı sıra kişisel tarzıyla da fark yaratan Miranda Kerr, bu işbirliğini şöyle anlatıyor: “İlk koleksiyonumu tasarlarken çok heyecanlandım ve ilhamımı doğa sevgimden, bahçemdeki renklerden, dünyada seyahat ettiğim yerlerden ve anneannemin Royal Albert çay setiyle sunduğu çayları yudumladığım anılarımdan aldım.” Royal Albert için bu özel koleksiyon, markanın modern ve şık yanını yepyeni ve daha genç bir kitleye tanıtmasını sağlıyor. Markanın tasarım direktörü Dik Delaney, “Miranda Kerr for Royal Albert ortaklığı markayı gençleştiriyor ve bizlere Royal Albert’ın aslında gençlere de hitap eden bir marka olduğunu herkese duyurma fırsatını veriyor” sözleriyle bu işbirliğinin Royal Albert markası açısından da çok avantajlı olduğunun altını çiziyor.

 

Evde Lacroix yaşam sanatı

Sıradışı haute couture tasarımlarıyla podyumlarda karnaval havası estiren Christian Lacroix, 2010 yılında Christian Lacroix Maison koleksiyonuyla evlere el attı. Sacha Walckhoff kreatif direktörlüğünde tekstilden mobilyaya birçok tasarıma imza atan marka, Designer’s Guild ve Scis gibi dünyaca ünlü dekorasyon markalarıyla da işbirliği yaptı. Christian Lacroix Maison, İspanyol porselen devi Vista Alegre’yle hazırladığı koleksiyonda da sıradışı kimliğini koruyor.

Love Who You Want koleksiyonu ilhamını, sürrealist Fransız yazar ve şair André Breton ve Jacques Prévert’in 1925’te yarattıkları “Zarif Kadavra” (Exquisite Corpse) oyunundan alıyor. Kelimeler ve imajların birleştirilmesiyle oynanan bu yaratıcılık oyununun en önemli kuralı, katılımcıların birbirlerinin hazırladığı cümlelerin sadece son kelimesini ya da çizdikleri resmin ufak bir detayını görerek kendi yorumlarını katması ve sırayı bir sonraki katılımcıya vermeleri. Bugün mix&match olarak tanımladığımız oyunun sonunda ortaya sıradışı cümleler ve kolajlar çıkıyor. Tabii bunu 1925 Paris’inde sürrealist yazar, şair ve sinemacıların oynadığını düşünürsek yaratıcılıkta sınır tanınmadığından emin olabiliriz.

Aynı yaratıcılık dozunu Christian Lacroix Maison’un yeni koleksiyonundaki porselenlerde de hissetmek mümkün. Tabak, bardak altı, kutu, vazo ve magnetlerden oluşan koleksiyonda Christian Lacroix’nın bugüne kadar hazırladığı haute couture koleksiyonlardan detaylar ve Mister Tiger, Doña Jirafa gibi eğlenceli karakterler buluşuyor. Siz de en çok sevdiğiniz karakteri seçin ve oyunda yerinizi alın.

Asil ve karizmatik siyah

Asil ve karizmatik siyah

Barok, neoklasik, art nouveau, avangart gibi dönem stillerinde kendisine genişçe yer bulan siyah, modernist yaşam alanlarının da vazgeçilmezleri arasında. Asaleti çağrıştırdığı konusunda dekorasyon otoritelerinin ve moda devlerinin hemfikir olduğu siyah, gardırop içerisinde yer alan olmazsa olmaz renklerden olmaya devam ederken, yaşam alanlarında da asil ve güçlü siluetler yaratma peşinde.

Açık rengin mekânı büyük gösterdiği fikrinin eskisi kadar ilgi görmediği şu günlerde hakimiyeti siyah tasarım birliktelikleri alıyor. Moda dünyası nasıl ki siyah bir parça yaratmadan koleksiyonunu tamamlayamıyorsa, mekân tasarımcıları da siyah ve tonlarının gücünü göz ardı edemez durumda. Siyah hem asil, hem asi, hem de sofistike kimlikleriyle karşımıza çıkıyor.

Güncel ev düzenlemelerinde sadeleşme, azalma, düzleşme eğilimi var; renklerde ise daha tasarruflu kombinasyonlar. Grafik ve form açısından muhteşem efektler yaratan siyah formlar sahneye çıkarak pek çok farklı stilde yer buluyor.  Beyaz, ahşap, gold, bronz ve metal birliktelikleri ise göz dolduruyor.

Kendine pek çok farklı dönemde ve stilde yer bularak zamansızlığını damgalamış siyah ve beyaz, bulunduğu ortamda baskın ve öne çıkan bir etki yaratıyor. Zıtlıkların uyumunun en güçlü temsilcisi olan bu ikili, bugün Karl Lagerfeld, Victoria Beckham, Phillip Lim, Marc Jacobs gibi hazırladıkları koleksiyonları kadar, günlük hayatlarında da siyah ve beyaz kombinasyonlarını tercih eden birçok tasarımcı ve hatta mimarın öncelikli tercihleri arasında. Asaletin, aristokrasinin, zarafetin, gizliliğin, kararlılığın, tutkunun ve kendini ortaya dökmeyen dramın kıyafeti siyah, beyazla olan birlikteliğinde her dönem daha da devleşiyor.

Özellikle art deco stilin vazgeçilmez tamamlayıcısı olan siyah ile gold ikilisi ise, yarattığı asil ve lüksist mizansenlerle radarımızda. Klasik etkisinden çıkan gold malzemenin siyahla buluşması modern lüks kavramının bir simgesi.

Mutfak ve banyolardaki gelenek, bu alanların duvarlarını yıkmamızla birlikte değişti. Kapıları kapatılarak kullanım harici göz önünde bulunmayan bu iki mekan; mutfağın salona, banyoların da yatak odalarına dahil edilmesiyle özgür yaşam alanları arasında liste başı oldu. Küçük mekânlarda koyu renk kullanım kavramını yıkan tasarımcılar, banyo ve mutfak duvarlarına siyah seramikler uygularken, tezgâhlarında koyu renk mermere yer veriyor. Beyaz eşya kavramı ise artık sadece bir tanımdan ibaret. Fırından çamaşır makinesine, kahve makinesinden buzdolabına kadar tüm elektronikler siyah kostümlerini giydi.

Evde siyahı yoğun bir şekilde vurgulamak istiyorsanız öncelikle zemin ve duvar gibi geniş alanları bu renkle kaplayabilirsiniz. Dekorasyonu oluştururken ise istediğiniz stildeki parçaları tamamen siyah olarak seçebilirsiniz. Işığı yansıtabilmesi ve tonlamaların olduğu bir alan yaratabilmesi için deri ve kadife gibi tekstilleri tercih edebilirsiniz. Mekânın tamamen siyah olacağını düşünürsek, aksesuar seçimlerinde radikal formları tercih ederek sıra dışı gölge oyunlarına zemin hazırlayabilirsiniz. Siyahın kullanım açısından zor olduğunu unutmayın. Ahşap kenarındaki hasarı, halı üzerindeki tozu ya da aksesuardaki çiziği net bir şekilde göstereceği için, malzeme seçimlerinde bu noktaları aklınıza getirin.

 

CMYK ve RGB renk skalalarında sıfır değer aldığı için teorik olarak renk olarak tanımlanmayan siyah, ışığı yok ettiği için algıyı toplamayı artıran ve konsantrasyonu kuvvetlendiren bir renk.

Tüm zamanların vazgeçilmez rengi siyah, ahşap, gold, bakır, metal gibi malzemelerle uyum sağlarken, diğer renklerle olan birleşimlerinde de hep dengeleyici bir rol üstleniyor.

Gelecek bize hazırlanıyor

Biz daima yarını merak ediyoruz… ama aslında o çoktan kendini belli etti bile. Yaşam tarzlarımızın nasıl olacağını bilmek için ya da öngörebilmek için kahin olmaya gerek yok. Önümüzdeki yıllarda yaşam stilimizin nasıl değişeceği ile ilgili biraz tahmin yürütmeye ne dersiniz?

Y kuşağı olarak anılan bir nesil var ve şimdi onlarla yaşıyoruz. Onlar bugünün ve yarının tüketicileri. İstekleri, beklentileri, reddettikleri daima kitabın dışından çıkıyor. Onlar, dünya kentlerinin popülasyonunda ebeveynlerine göre ciddi bir ağırlık kazandı. Uzmanlar, Y kuşağının ev sahibi olmayı erteleme ve uzun yıllar kiracı olma eğilimlerinin, gelecek yıllarda yapı sektörünü etkileyecek önemli faktörlerden biri olacağını düşünüyor.

Uzmanlar, özellikle de Avrupa kentlerinde iş dünyasındaki trendlerin tam ters yöndeki hareketine göre gelecekte Y kuşağının iş hayatından çekildiği ve emekli olduğu dönemde, işgücü eksikliğinin ciddi bir sorun haline geleceğini öngörüyor. Bu tahmine göre yakın gelecekte artık işler insanları kovalayacak. Yetersiz istihdam ile birlikte ofis mekânlarına olan ihtiyaç azalacağından, ofis metrekareleri küçülecek ve az metrekarede çok kullanışlı çalışma alanları önem kazanacak. İngiliz OfficePOD tarafından üretilen ve hem yapı içlerinde, hem de bahçe, avlu, sokak gibi dış mekânlarda kurulup kullanılabilen ofis kabinleri gelecekte daha da küçülecek olan ofis anlayışının günümüzdeki yansımalarından biri.

Mimarların işi, yeni teknolojilerin yardımıyla hem hiç olmadığı kadar kolay ve zevkli, hem de depolanan bilgiler nedeniyle bir o kadar da zor olacak. Ar-ge çalışmaları daha iyi bina sistemleri ve akıllı evler üzerinden yapılacak. Zaman içinde kümülatif olarak çoğalacak bilginin tekniğe dönüşmesi, sektördeki herkesi sürekli bir değişim ve gelişim içinde tutacak. Öte yandan hiçbir gayrimenkul tipi, teknolojinin hızla genişlemesine kayıtsız kalamıyor. Uzmanlara göre teknolojinin yarattığı imkanlar, geleneksel endüstrilerin ağır kaldığı çağımızda kullanıcı taleplerine kaynak olarak yeni iş araçları ve çevrelerine dönüşüyor. Gelecekte gayrimenkul sektörünün teknolojiyi tehdit olmaktan çıkaracağı, yatırımcının son kullanıcıyla doğrudan internet üzerinden temasa geçeceği ve sosyal medya üzerinden gayrimenkul alışverişinin yaygınlaşacağı öngörülüyor. Uzmanlar akıllı binalar, otonom yapılar, kendi kendini temizleyen ve onaran ev teknolojilerinin giderek daha da gelişeceğini, yapıların daha akıllı ve kullanışlı hale geleceğini, gelecekte birden fazla alanda ‘yararlı’ olmayan yapı kalmayacağını vurguluyor. İnsanlar ve yapılar aynı anda iki ayrı dünyada bulunacak: Tasarım ve fonksiyon, yeşil ve karlı, özel ve kamusal… Tek yönlü yapılar tamamen geride kalacak. Bir bina aynı zamanda hem enerji üretim merkezi, hem de akıllı bina olabilecek. Gelecekte yapıların enerji tüketimini azaltıp, kendi enerjisini yaratmak ya da kullandığı enerjiyi kendi içinde devir daim yöntemiyle korumak adına çok daha çeşitli yöntemler geliştirilecek.

Şeffaf yaşam, doğacı yaşam, sosyalliğe olan özlem ve kalabalığı (ya da tam tersi yalnızlığı hissetme arzusu), belki de yaşam alanlarının küçülmesi… Artık dev pencereler dönemindeyiz. Zeminden tavana uzanan camlar her fırsatta içimizi ferahlatmaya çalışacak. Neticede cam, doğal ve çok bereketli bir materyal: Doğal güneş ışığını içeriye transfer ediyor, mekânların doğal ısıdan nemalanmasını sağlıyor, estetik açıdan harika görünüyor, metrekareyi olduğundan daha geniş gösteriyor. Ve kendisi, teknolojik becerileri de buna eklenerek yoluna devam edecek; kendi kendini temizleyebilme özelliğini yakalayacak mesela ya da saydam, metalden yeni bir kaplama yöntemiyle ısının dışarıya kaçmaktansa içeride kalmasına yardımcı olacak. Dünyanın en büyük mimarlık ofislerinden biri olan Perkins + Will’in yöneticilerinden Robin Guenther’e göre, sağlığımız emlak piyasasının pazarlama araçlarından biri olacak. Tüm tasarım planlarında projelerin kişilerin sağlığına ve yaşam kalitesine olan katkısı göz önünde bulundurulacak. İnşaatlarda kullanılacak malzemelerin özelliklerinden alan düzenlemelerine ve tüm bunların ekolojiye olan etkisine, “sağlıklı olma hali” alabildiğine geniş bir yelpazede etkisini gösterecek. Gezegenin sağlığı ile içinde yaşayanların iyiliği arasındaki bağın ne kadar güçlü olduğunun zaten artık hiç olmadığı kadar farkındayız. İşte bu farkındalık, kapsama alanını genişleterek büyüyecek ve şehirlerin değişen yüzlerini etkileyen mühim unsurlardan olacak.

Son olarak, mutfak, banyo ve salonun ortak olduğu, herkesin kendine ait bir odasının bulunduğu ortak yaşam alanlarının çoğalacağı, yeni yapılan rezidanslarda “yetişkin yurdu” olarak ifade edilebilecek bu yeni ev tipinin dahil edileceği öngörülüyor. Kendi ülkelerinin dışında bulunup, aynı marka ya da şirket için çalışan ekspatların en azından başlangıçta yaşadığı lüks, komün evlere benzetebiliriz bu trendi. Sözün kısası, ortak yaşam alanlarının daha çok öne çıkacağı mimari modeller oluşacak, evler bu vesileyle metrekare olarak elbet biraz daha küçülecek.

MUTFAKTA “WELL-BEING”

ÇEVRE VE İNSAN ODAKLI TASARIM MOTTOSU İLE TANINAN VALCUCINE, GENIUS LOCI SİSTEMİNDE DOĞA-DUYULAR-DUYGULAR ÜÇGENİNİ KULLANIYOR…

Günümüz tasarım prensipleri, sadece işlevsel olarak fayda sağlayan ürün tasarımını geleceksiz buluyor. Artık insan duyularına, duygularına ve insan çevresine odaklanmış tasarımın önemli olacağı uzun ve kalıcı bir döneme giriyoruz.

Tasarım dünyası önemli bir misyon üstleniyor: Doğa ve insana odaklanan yaşam…

Mutfaktan banyoya, mobilyadan aydınlatmaya kadar pek çok alanda, dünyanın en önemli uluslararası markalarına ait koleksiyonlar ve ürünler sunan Sem Collections’ın çatısı altında satışa sunulan VALCUCINE, yukarıda sözü geçen doğal yaşam ve insan değerlerine saygı gösteren ve onları koruyan, onlara odaklanarak tasarım yapan markalardan biri. Tüm dünyada, -içinde Brad Pitt gibi mimarlık ve tasarım odaklı ünlüler de dahil olmak üzere- tasarıma ilgi duyan, bilinçli pek çok kullanıcının tercih ettiği çizgi üstü bir marka olan VALCUCINE, tasarıma mutfak gözüyle değil, sistem üzerinden yaklaşan özel bir marka… İtalyan tasarımının yalınlığı güzellikle birleştiren, detaylarla devir yaratan sıra dışı bir markası.

 “Yaptığımız işin merkezine toplumu ve onların hislerini, duyularını ve günlük yaşamda aldıkları basit keyifleri koyduk. Pişirme eylemini formlar ve materyalleri geliştirerek benzersiz bir deneyime dönüştürmeyi istedik.”

Alessandro Mendini, Gabriele Centazzo gibi tasarımcılara çalışan VALCUCINE’nin Gabriele Centazzo tasarımı Genius Loci sistemi, işte bu tanımın en yeni örneği… geçmişi gelecekle… insanı doğayla barıştıran… Antika çalışma masalarından esinlenilmiş farklı çekmece sistemi, bakır, ahşap, mermer ve bronz gibi bugünün popüler malzemeleriyle hazırlanmış yüzey alternatifleri ve el işçiliğinin özenli sonucu olan kıvrımları ile yeni jenerasyon mutfakların duyulara ve duygulara seslenen halini tanımlıyor.

Her yerde yaşayan mimar: Zaha Hadid

2016 Mart ayı, dünyaca ünlü bir dehayı kaybettiğimiz tarihtir. Tüm mimarlar arasında gelenekselin gerçekten de çok dışına çıkan ve benzersiz yapıtlara imza atan ünlü mimar Zaha Hadid’in çalışma stili, onu dünyanın her yerindeki yapıtlarıyla ölümsüz kılıyor.

Irak doğumlu bir kadın mimar olarak, kendi branşının en saygın ve sert imzalarından biriydi Hadid. Bu sayede devrimi hem cinsiyetiyle, hem milliyetiyle hem de mimari tarzıyla yapmıştır ve sürekli ters köşe yapmakla ilgili son duruşu artık mesleği içinde kalın çizgilerle tanımlanabilir. Herkesin saygı duyduğu, çalışmak istediği ve aklından geçenleri öğrenmek istediği bir kadın. London Architecture Association ve Harvard Üniversitesi mezunu olan Hadid ile ilgili mutlaka herkes bir değerlendirme yapacaktır ama ben en sevdiğim yapıtlarından biri olan London Aquatics Center projesini anlatmak istiyorum size…

Kentsel, mimari ve tasarım alanlarında bir devrim niteliğindeki yapılarıyla tanıdığımız Zaha Hadid, 2012 Londra Olimpiyat Oyunları için tasarladığı London Aquatics Centre projesiyle yenilikçi ve dinamik tarzını ortaya koymuştu bir kez daha. İngiliz basını tasarımın dinamik reformu kadar proje için harcanan bütçeyle de her ne kadar yakından ilgilenip eleştirilerini sakınmasa da, bu tasarım, oyunların başyapıtı olarak kendini kabul ettirmeyi başardı. Guardian yazarı Rowan Moore’a göre ünlü mimar Zaha Hadid’in Londra’da tasarladığı bu yapı, nefes kesen, şaşırtan ve kendine hayran bırakmayı başaran bir eser. Dışarıdan bakıldığında bir ufo çarpışmasını andırıyor. Uluslararası Olimpiyat Komitesi başkanı Jacques Rogge ise yapının bir mimari başyapıt olduğunu savunmakta. Mekânın olimpiyat oyunları açısından en büyük özelliği, akıllardan silinmeyecek mimari formuna ek olarak, aynı anda 17.500 kişiyi ağırlama kapasitesi olacak ki bu rakam, alanındaki hiçbir olimpiyat oyununda gerçekleşmeyen bir hayal adeta.

Hadid, London Aquatics Centre’ın mimari konseptini, hareket halindeki suyun akışkan geometrisinden esinlenilerek tasarlamış. Mekân içinde oluşturulan alanlar ve çevresini saran bölümler olimpik parkın nehir kıyısı manzarası olarak yorumlanıyor. Dalga formunda şekillendirilen çatı, zeminden yukarı doğru bir dalga şeklinde yükseliyor. Bu formuyla merkezin havuzlarını bir araya toplayan akıcı bir hareketle, sahip olduğu devasa hacim hakkında da fikir veriyor çevresine. The Aquatics Centre, 2012 Londra Olimpiyat Oyunları ev sahipliğinde, sahip olduğu doğal esneklikle 17.500 seyirciyi ağırladı ve ardından ise 2 bin kişilik seyirci kapasitesiyle ideal bir etkinlik merkezi olarak devam etti. Yapımına 2008 yılı temmuz ayında başlanan merkez, söz verildiği üzere üç yıllık bir zaman diliminde tamamlandı ve tıpkı Zaha Hadid tarafından tanımlandığı gibi “mükemmel bir uzaysal deneyim” halini aldı.

The Aquatics Centre, olimpiyat parkı içinde konumlanıyor. Parkın güneydoğu kenarında, Stratford’a yakın bir mesafede bulunuyor. Olimpiyat parkına yeni bir yaya yolu geçişi, doğu-batı köprüsü (Stratford City Bridge olarak da adlandırılıyor) ile sağlanıyor, buradan doğruca merkezin içine girmek mümkün. Bu alanda var olan kanal aracılığıyla daha pek çok küçük yaya yolu olimpiyat bölgesine bağlanıyor. Ortogonal bir eksende tasarlanan ve bu sayede Stratford City Bridge’e (yaya yolu için oluşturulan köprü) dikey bir hizada yer alan merkezde oluşturulan üç havuz da bu eksende sıralanıyor.

Antrenman havuzu köprünün altında yerini alırken, yarışma ve dalış havuzları çatı altında uzanan geniş alanın etrafında şekillenmiş. Bunun amacı ise havuz alanını bir podyum şeklinde çerçeveleyerek köprüyle bağlantısını sağlamak.

160 metre uzunluğunda ve 90 metre genişliğindeki dalga formlu çatı, yenilikçi bir teknoloji sonucunda çelik malzeme ile tasarlanmış, 3.000 ton ağırlığa sahip. Çelik çerçeveli çatı bu yapının en yenilikçi bakış açısını oluşturuyor. Sahip olduğu büyüklük ve ağırlık ise hayranlık uyandırıcı. Bu devasa yapının suymuşçasına bir dalga formunu alarak neredeyse yere değecek şekilde kıvrılabilen formu, havuz alanları için doğal bir bölme görevi görüyor.

Beklenmedik formların yaratıcısı Zaha Hadid, kimine göre tasarladığı devasa dinamiklerle hâlâ geçmişin mimari özelliklerinden kendini alamazken, pek çoğu için nefes kesen ve hayranlık uyandıran yenilikleri gerçek kılan bir kimlikti. Onun yaratıcılığı, ortaya çıkardığı yapılarla taçlandı ve tüm dünya olarak bu yapıların güzelliğini emanet olarak aldık biz de…

www.zaha-hadid.com

Yeni kent projeleri için ulaşılabilir lüks

Yeni kent projeleri için ulaşılabilir lüks

Kentsel dönüşüm, sadece eskiyen ve yorgun binaları alıp yerine ultra pahalı projeler dikmek olarak algılanmamalı. Günümüzün genç, modern, üretime katılmış ve vizyonu açık şehir aileleri için minimum hacimlerde ve ulaşılabilir pahalarda ama dünya standartlarında tasarımlarla donatılmış uygun fiyatlardaki yeni konut projeleri de bu trendin bir parçası, hem de önemli bir paydaşı.

Reklam kampanyaları oldukça cazip: Bazen peşinatsız, bazen ise hayal olmayacak miktarlarda ön peşinatlı konut projeleri ile yeni bir gayrimenkul ve satın almacı kimliği yaratılıyor. Özellikle genç, modern bakış açılı, ekonomiye ve üretime katkısı olan, yaşam alanında güvenlik, sosyal alan, spor kompleksi vb. gibi sosyal faydaları görmek isteyen, yeniliklere açık bu tüketici profili, kendi evini satın alırken fiyat parametrelerinde mütevazi olmayı hedefliyor ama kalitede değil. Dolayısıyla kentsel dönüşümün önemli bir stratejik hedefi de, potansiyel alıcı olan bu kitleyi, astronomik fiyatlarda olmayan, ama kaliteli ürünlerle donatılmış tablet konutlarla buluşturmak.

Göçler, değişen ekonomik yapı, savaşlar, değişen nüfus demografisi gibi etmenlerle hızlanan kentsel dönüşümün plansız şehirleşmeye ve depreme dayanıksız yapı stoğuna son vereceği aşikar, bu da seçimleri kolaylaştırıyor.

İstanbul’daki yaklaşık 1,5 milyon binanın yarıdan fazlasının yıkılabileceği konuşuluyor. Bugüne kadar açıklanan en büyük projeler; Kartal, Pendik, Küçükçekmece ve Zeytinburnu’ndaki planlar. Tuzla, Pendik, Beyoğlu ve Küçükçekmece’de bir bölümü başlatılan projeler mevcut. Bunun yanında, Fatih ve Beyoğlu’nda da Sulukule, Balat, Unkapanı, Tarlabaşı, Şişhane, Tepebaşı gibi noktalarda da çalışmalar sürdürülüyor. Kentsel dönüşüm olarak adlandırılan bu projelerle sadece lüks rezidans projeleri olarak karşılaşmıyoruz, orta gelirlilere yönelik yapılan projeler de bu devinimin bir parçası olarak kaydediliyor. Ve elbette ki bu tarz konutlarda da “ulaşılabilir lüks”ü tanımlayan, yani tasarım değerine sahip ancak astronomik fiyatlarda satılmayan ürünler tercih edilmekte.

Günümüzün yerli pazarında olduğu gibi ithal dekorasyon mobilya, aksesuar ve yapı malzemesi markalarının da bu anlamda avantajları çok çünkü ulaşılabilir değerlerdeki pek çok global tasarım markası projeler için uygun örnekler sunuyor. Özellikle banyo ve mutfak dünyasında VIP markaların yanı sıra, akıllı projelerle birleşebilecek uygun fiyatlı ithal markalar da bulunuyor. Bunlar için iki örnek verecek olursak, yüzümüzü İtalya’ya çevirebiliriz ve banyo dünyasından iki markayı bu “ulaşılabilir lüks” konsepti kavramında örnek gösterebiliriz: Bongio ve Carmenta.

Carmenta gerçek bir wellness dehası olarak bilinmekte. Geleceğin wellness dünyasını kurgulamak ve insanı su ile farklı senaryolar eşliğinde buluşturacak teknolojiler tasarlamak amacıyla kurulmuş bir firma. Banyo kavramını fiziksel ve ruhsal iyileşme, yenilenme ve tazelenme noktasına taşıyan Carmenta, mühendisler, tasarımcılar, teknisyenler ve sanatçıların bir arada çalıştığı ve spa tanımını bireysel ihtiyaçlara göre geliştiren ve yönlendiren bir çizgide proje ve uygulama yaparak yol alıyor. Marka, buhar banyoları, hamamlar, saunalar, Himalaya tuz duvarları, reaksiyon duşları, biosauna, dinlenme alanları, kromoterapi kabinleri, masaj odaları, cilt ve vücut bakım odaları ve kum odaları ile spa keyfini evlere taşıyor. Carmenta Home Spa, Carmenta Professional ve Carmenta wonder olarak üç ana sahada hizmet ve çözüm sunan markanın Sensation (duyu ve duygu), Dream (Rüya), Wonder (Mucize) ve Bathroom Contract olarak dört temel ürün gamı bulunuyor. Carmenta’lar, tüm bu tasarım ciddiyetini fiyat skalasında dünyadaki rakiplerinin altında tutuyor ve bunun “wellness keyfinin sadece high-profile bir kitle için değil, herkes için uygulanabilir ve ulaşılabilir” olduğunun özellikle altını çiziyor. Belki de bu yüzden İspanya, Amerika, Çin ve Rusya’da pek çok mimar, hazırladığı toplu projelerin banyolarında ve spa’larında Carmenta ürünlerini tercih etmekte.

Milano’ya birkaç kilometre uzaklıktaki Lake Orta’da, 1936’da başlayan Bongio serüveni bugün dünyanın en büyük markalarından biri olarak devam etmekte. Mario Bongio’nun kurucusu olduğu markanın temel felsefesi inovasyon ve yaratıcılık üzerine kurulu ve şu anda ikinci kuşak olan Antonio Bongio tarafından yönetiliyor. İtalya’nın 80 yıllık köklü firmalarından Bongio, armatür ve bataryalarındaki özgün form, üstün teknoloji ve yaratıcı fikirler haricinde fiyat listeleriyle de rakiplerinden ayrılıyor.

Tasarımları klasik ve modern olarak iki ayrı stilde süren markanın aynı zamanda wellness koleksiyonu da bulunuyor. Modern seride en son 316 paslanmaz çelik batarya olarak Time 2020 modelini satışa sunan Bongio’nun Acquacarica serisi ise renkli, esprili, enerjik, tasarımda ulaşılabilir ve genç çizgiyi temsil etmekte.

Tüm bu stilize çalışmaların haricinde O’clock banyo bataryası gibi sıcak-soğuk su balansını ayarlayarak enerji ve su tasarrufu yapan, çevre duyarlılığına sahip tasarımları da bulunan Bongio’nun ürünleri genellikle Orta Doğu’nun neo-klasik tarzda yapılmış genç jenerasyon binalarında tercih ediliyor.

Bugünün kentsel dönüşüm fırtınasına dahil olmak ve çarpık kentleşmeyi ortadan kaldırarak herkesi soylu bir kent panoramasına dahil etmek gayrimenkul sektörünün birinci hedefi. Bunu yaparken de gerçekten sıcakkanlı bütçelerle hareket etmek gerekiyor, dolayısıyla her mimarın seçimlerini yaparken bütçe dostu tasarımlarla buluşması gerekiyor ki bu da son kullanıcının daima yüzünü güldürmekte.

İnternet sitemizden en verimli şekilde faydalanabilmeniz ve kullanıcı deneyiminizi geliştirebilmek için Cookie kullanıyoruz. Cookie kullanılmasını tercih etmezseniz tarayıcınızın ayarlarından Cookieleri silebilir ya da engelleyebilirsiniz. Ancak bunun internet sitemizi kullanımınızı etkileyebileceğini hatırlatmak isteriz. Tarayıcınızdan Cookie ayarlarınızı değiştirmediğiniz sürece bu sitede Cookie kullanımını kabul ettiğinizi varsayacağız.